Estetik çoğu zaman bir seçim gibi anlatılır.
Ne giyeceğin, neyi seveceğin, nasıl görüneceğin…
Ama gerçekte estetik, seçtiğin bir şey değildir.
Daha çok, seni bulan bir şeydir.
Çünkü çoğu zaman “beğeni” sandığın şey, sana öğretilmiştir.
Ne güzel, ne doğru, ne kabul edilebilir…
Hepsi görünmez bir dilin içinden geçerek sana ulaşır.
Ve eğer bir an durup bakmazsan,
seçtiğini sandığın şeylerin ne kadarı gerçekten sana ait — fark edemezsin.
Ama bazen bir şey olur.
Bir renk seni durdurur.
Bir dokuya tekrar bakarsın.
Hiç açıklayamadığın bir şekilde “bu benim” dersin.
İşte o an, seçim yapmazsın.
Hatırlarsın.
Çünkü estetik öğrenilen değil, hatırlanan bir şeydir.
Gerçek estetik, doğru parçaları bir araya getirmekle ilgili değildir.
Sana ait olmayanları eleyebilmekle ilgilidir.
Fazlalıkları, taklitleri, başkalarının sesini…
Geriye kalan şey sade olabilir.
Ya da yoğun, katmanlı ve güçlü.
Ama ilk kez gerçekten sana ait olur.
İnsan bazen sessizlikte kendini bulur.
Bazen de tam tersine, daha görünür olmak ister.
Bir gün sadeleşmek, bir gün çoğalmak…
Bu değişim kararsızlık değildir.
Bu, doğanın kendisidir.
Çünkü estetik sabit değildir.
Akış hâlindedir.
Trendler sana ne olman gerektiğini söyler.
Ama içinden gelen şey sana kim olduğunu hatırlatır.
Ve o ikisi arasındaki farkı fark ettiğin an,
gerçek estetik başlar.
Bir noktadan sonra şunu anlarsın:
Güzel olan şey, sana iyi görünen değil —
sende doğru hissettiren şeydir.
Ve gerçekten sana ait olan şey,
sen daha adını koymadan önce bile
seni bulmuş olandır.